Thursday, January 8, 2015

Charlie Hebdo saldırısı

Saldırı amacına ulaştı. Artık herkes birbirinden nefret ediyor.

Kaçarken arabada ssk kartlarını mı bişeylerini unutmuşlar da polis kimlikleri tespt etmiş. Bu profesyonel, soğukkanlı katillerin böyle şapşalca davranacaklarını düşünmüyorum. Böyle kolayca bir kimlik bulunduysa, bulunsun diye oraya bırakılmıştır ancak. Ama komplo teorisine girmek değil niyetim. Sadece hesapsız olmadıklarını söylemek istiyorum. Karikatörleri öldürüp peygamberin öcünü almaktan ibaret değil. Bunları bir korkutalım daha da kimse Muhammed karikatürü çizemez diye düşünecek enayilikte olduklarını ise hiç sanmıyorum. (belki tetikçiler evet... ama hiçbir saldırının tetikçiden ibaret olmadığını biliyoruz) Amaç Avrupadaki nefreti körüklemek, karşısında müslüman dünyasındaki nefreti kökrüklemek. Ve saldırı amacına ulaşıyor.

Sunday, December 28, 2014

Söz uçar, yazı uçamaz...

Sokratesin gördüğü ve uyardığı tehlike buydu. Yazının canavarlaşabileceğine karşı uyarmaya çalışıyordu. Yazının zorunlu olarak gelip dayanacağı yer budur: Kutsal Kitap. Genel olarak yazının sorunu donuk olması, tartışma kabul etmiyor olması. Kendini savunamayacak, fikrini tam anlatamaya, anlaşıldığından emin olmaya ve yanlış anlaşılmaya karşı bir mekanizması olmaması. Hepsinden öte, yazarı fikrini değiştirse de, kitabın fikrini değiştiremeyecek olması. Yani Allah kelamı olan kutsal kitabın özellikleri, zaten her kitapta biraz var. Her kitap biraz sonsöz. Her kitap biraz mutlak doğru. Ve kitabı dağıtıp kendi diskuruna referans edebilecek her akıllı için, her kitap biraz silah! Yanlış anlaşılma da hemen hemen garantili. "Öteki yanağını dön" diyen peygamberin fanatikleri belli ki, "öteki yanağını dön ve silahını çek" olarak anlıyorlar.

Tekrar, çağın zorunlu ilerleyişine ayak diremek meselesine geliyoruz. Psikolojide bir olgu vardır, geriye dönük kehanet. Yani herkesin birşey olup bittikten sonra, onun öyle olacağının bütün işaretlerinin zaten ortada oldu, böyle olacağı çok belliydi hissine kapılması. Benzatenbiliyordumculuk. İşte geriye dönüp çoktan olup bitmiş şeylere baktığınızda, zaten öyle olacağı, zorunlu olarak öyle olduğunu söylemeye bir yatkınlığımız var. Yani seçim sandığından AKP çıkınca yahut Sovyetler dağılınca, herkesin "zaten" bunu yıllar önceden görmüş olduğunu hissetmesi. Çünkü evet, gidişatın işaretler oradaydı ve herkes de gördü. Yalnız hiçkimse bu işaretlerden doğru çıkarımı yapmadı. Bunun esas sebebi, bütün bu işaretlerin yanısıra bunun aksini gösteren işaretler de vardı. Ve bazı insanların belki de çok küçük farklı çabaları olsaydı herşey çok farklı sonuçlanabilirdi. Ama işte aklımızın bize oynamaya meyilli olduğu oyunlardan biri bu olan bitenleri, olup bitmeleri zorunluymuş gibi görmek. Yani sırf yazı egemen geldi diye, yazının egemen gelmesi gerekiyordu demek aklın bu oyununa düşmek demektir. Üstelik de bunun sebeplerini net görmeyi de engelliyor.

Öncelikle yazıyı reddeden kültürlerin varlıkları bilinmiyor. Birincisi, tarihin yazıya, belgeye dayanması yüzünden. İkincisi de çizgisel ilerleme anlayışının, teorik olarak diskredite edilmiş olsa da, genel olarak hala çok yaygın-baskın olması yüzünden. Yazı kullanmayan bir kültüre raslanırsa, yazı kullanmamayı seçmiş, yahut yazıyı gereksiz bir icat ve bir zaman kaybı olarak boşvermiş üzerine gitmemiş olabileceği değil, "henüz" yazıya geçmemiş olduğu, "henüz" icat etmemiş olduğu sonucuna varılır. Metin, Kemal Kahraman güzel bir söyleşi vermiş T.Cne dönüş konserinin öncesinde ve Zazaların, coğrafyaları üzerinde yazı imparatorlukları bir doğuya bir batıya işgal yarışları yaparken, yazısız kalmayı seçtiklerini öne sürüyorlar.

Daha sonra yazının önlenemez yayılmasının sebebi, yazılı kültürün imparatorlukların kültürü olmasındandır.  Emperyalizmin yazısız olamayacağındandır. Yazının önlenemez yayılması, Roma birliklerinin önlenemez yayılmasından farklı bir durum değildir. (ikisi de çok matah birşey olduğu için yayılmazlar) Şüphe götürmez ki, yazısız bir kültürle karşı karşıya olunduğu durumda yazı inanılmaz güçlü bir askeri avantajdır, teknolojidir.

Yazılı kültürün sözlü zihni anlaması zor. Hatırlanması gereken herşeyi kuran hatmeden gibi ezberlemeleri gerektiğini düşünüyorlar. Ve hatırlanması gereken şeyler o kadar çok ki, ezberlenmesi katiyyen mümkün değil. Ve evet, yazı olmayınca kullandığımız pek çok teknolojinin varolması imkansız. İşte burada başka bir sonuç çıkıyor, kültürel oluşumların değeri... Bir kültürün değeri teknolojik ve askeri olarak diğerlerinden ne kadar üstün olduğunda mı, yoksa her bir bireyine mutlu, dolu bir hayat sürme olanağı sunmasında mı? Bu mutlu olma olanağından her 3 senede bir yeni Playstation alıp aynı futbol oyunun her seferinde biraz daha gelişmişini oynama olanağını kastetmediğim aşikardır herhalde. İşte bu düşünce ışığında, hangi kültürün herhangi bir teknolojisini diğerine öğretme hakkı var?

Mitin geçerli olduğu sözlü kültürde sürekli bir kutsallık var. İnsanın sabah kalkıp akşam yatana kadar her yaptığı, tanrılarla, ruhlarla, doğayla bir iletişim içinde. Kutsallık kelimesini kullanırken elim yan gidiyor. Çünkü biz kelimeyi kitabi dinler kapsamında öğrendik. Fark da işte tam burada. Referans gösterebileceği bir kitap olmayan mitler esnek. Duruma uyarlanabiliyor. Dolayısıyla bu kutsallık başının üzerinde sallayan celladın baltası gibi sert, ölümcül bir kutsallık değil. Bu doğayı, evreni anlamada, anlamlandırmada kullanım bulan her kavramın kutsal olması anlamına geliyor. Celladın baltasına karşılık, bir ırmak gibi, rüzgar gibi kutsallık. Yani düşen yıldırımlar ne kadar kutsalsa, söylenen şarkılar da bir o kadar. Ve kitapsız kutsallık, değiştirilemez birşey değil. Irmağın ruhu ölebilir ya da Zeusun yeni bir çocuğu olabilir. Fakat her insanın her aldığı nefes kutsal, yaşamın her anı yaşamaya değer olacaktır.

Tabii işin ironisi, kitaplarla yayılmaya çalışılan dinlerin hemen herkesçe yanlış anlaşılmış olması. Bunu kanıtlamaya bile gerek yok, eğer kitabı okuyan 100 kişiden 99 yorum çıkıyorsa belli ki 99 değilse de en azından 98 kişi yanlış anlamıştır.

Oğuz Atay'ın dediği gibi; "yanlış anlaşılmanın garantisi yok" Bu yazıları buraya yazıyor olmamın en önemli sebebi de alttaki yorum kutusu. Özellikle yazıları kısa tutuyorum. Her türlü açığını kapatmaya, konunun her alanını tüketmeye değil, eleştriye, tartışmaya açık bırakmaya çalışıyorum. Bu yazılar konu üzerindeki sonsöz kesinlikle değil. Ve daha da önemlisi benim sonsözüm bile değiller.

Saturday, December 27, 2014

Palenque!!

Kölelik dönemi hakkında Holywood'un bize iteledikleri ve ufak tefek tarih kitapları dışında pek bir fikrimiz olmuyor genellikle. Birkaç film üzerinden gideceğim ki genel bakış-görüş açıklık kazansın.

Birincisi Amazing Grace. İngiliz esnaf takımından Wilbur abimizin hikayesi. Ömrünü köleliğin kaldırılmasında adamış. Sonunda da İngiliz Parlementosundan bunu geçirmeyi başarmış. Filmde abimizin bütün çabaları, bütün fedakarlıkları güzelce gözler önüne seriliyor. Sadece o mu? Tövbe etmiş bir köle gemisi kaptanının tanıklığının da çok yardımı dokunuyor mücadeleye. Peki bu zenciler nerede? Onlar da var. 'Onlar' değil gerçi, yalnızca bir tanesi var. O da okuma yazma sökmüş bir tanesi ki, kitap yazıyor, kölelik koşullarını anlatıyor da, beyazların gözlerinden yaşlar dökülüyor, bu sayede siyahların özgürlüğünü iade etmek için çabalıyorlar. Evet kölelik ve tarihten silinmesi ile ilgili filmde geçen tek köle, o da 5-6 dakikalık rolüyle bu arkadaş.

Diğeri 12 Years a Slave. New York'ta özgür iken kandırılıp güneye taşınıp köleliğe satılan bu amcamızın hikayesinde de zenci cephesinde yeni birşey yok. Zaten amcanın da kölelikle bir derdi yok. Sadece kendi kıçını kurtarma peşinde. O da gelip geçen olabildiğince açık görüşlü sayılabilecek beyazlardan yardım isteyerek New York yolunu bulmaya çalışıyor. Fakat sistem kendi içinde öyle terörist ki, beyazlar köle sahiplerinin arkasından bir mektup yollamaya bile korkuyorlar. Sonunda sağolsun Brad Pitt mektubu yolluyor ve New York'tan birtakım başka beyazlar gelip taksiyle alıyor geri götürüyorlar amcamı.

Bir başka figür daha var ki buralarda Atatürkten beter bir sıklıkta anılıyor. Bolivar! Her şehirde adına en azından 3 bulvar 4 meydan ve 7 ilköğretim okulu var. Bunun üzerine bir de adı verilmiş 2 ülke var. Liberador deniliyor ki, ancak "özgürlüğe kavuşturan" diye çevrilir. Soy ağacı ne yerli ne zenci kanı karışmadan 30 kuşak öncesine kadar İspanya saraylarına kadar tertemiz takip edilebilen bu bembeyaz abimiz, güney amerikanın büyük bir bölümünün İspanyadan ayrılıp, kendi kolonyalist derebeylerinin sömürüsüne aktarılmasının mimarı. Köleliğe karşı ve demokratik, halktan yana duruşu olduğu söyleniyor. Köleliğe karşı duruşu çok şaşırtıcı birşey değil, çünkü zaten çağın trendi bu. Gerizekalı olmayıp gözünü açıp etrafına bakanlar,  sağda solda kolonilerde ve avrupa ülkelerinde teker teker köleliğin kaldırıldığını, çağın önlenemez bir biçimde bu yöne hareket ettiğini görebilirler. Ha bir de ilk özgür siyahların ülkesi Haitiden köleliğin kaldırılması sözüne karşı aldığı para ve silah yardımının da etkisi az değil köle karşıtı söyleminde. Demokratik, halk yanlısı duruşuna gelince, icraatlarına bakıldığında Obama'yı andırır biçimde, halka değil, kendini destekleyen sermayeye sadakatini koruduğunu görüyoruz. İsteyerek ya da zorunluluktan... Sonuçta İspanyanın kolonilerde köleliği kaldırması 1811, Bolivarın ÖZGÜRLÜĞE kavuşturduğu Gran Colombia'da yeni doğacak kölelerin çocuklarının özgür sayılacağını ilan etmesi 1821 (bu mevcut kölelerin ömrü yettiği kadar daha köleliğin devamı anlamına geliyor). Yani genel olarak önceliği köleliği kaldırmaktan çok, köleliği kaldırmış bir imparatorluğa karşı savaşmak. Hugo Chavezin çok sevdiği Bolivarcı Güney Amerika fikri eğer gerçekten Bolivarcıysa korkarım bunun tanımı; sermaye sahiplerine sadık, hak ve özgürlükler konusunda çağın ve bütün dünyanın oldukça gerisinde, gücün ve sermayenin beyaz nüfusun elinde toplandığı bir Güney Amerika olacaktır. Bunun için de zaten ekstradan bir mücadele etmeye gerek yok. Olduğu gibi bırakın, zaten gayet Bolivarcıyız.

Sonra Kolombiya'da Palenque'ye gidiyorum. Palenque'nin Davulları Festivali. Nedir bu Palenque? Köyün adı, ama bir değil pek çok köyün adı. Burada ayaklanan, ya da sadece kaçan kölelerin biraraya gelip kurduğu köyler, özgür siyahların savunma hattı. Kaçmak isteyenlere, kaçabilenlere sığınma olanağı. Tarım ve hayvancılık odaklı, coğrafi olarak olabildiğince zor erişilebilecek yerlere kurulu ve ne bulduysa onunla dişine kadar silahlı köyler. Ordunun üstlerine yürüdüğü, bazen yokettiği bazen de dön-geri kaçtığı köyler. İlk savunmaları, etraflarını çeviren duvarlarla değil, cangılla. Orada beni bir düşünce alıyor, acaba bu kölelerin özgürlüğünü Wilbur ve Brad Pitt vermedi mi?

Biraz araştırınca görüyorum ki, özellikle Brezilyada ve Genel olarak Güney Amerikada ve köleliğin olduğu heryerde bunun pek çok örneği var. ABD'nin güneyinde sayısız köle ayaklanması var. Plantasyonlarda silahlanıp, örgütlenip ayaklanan köleler var. Kölecilik sonuçta bir iş. Emeği bedavaya getirip karını olabildiğince artırmaya bakan bir matematik. Bu köleler bu kadar ayaklanınca da kar marjı oldukça düşüyor. Hatta özgür insanları maaşlı çalıştırmak köle isyanı bastırmaktan daha ucuza geliyor. Eğer köleler burada bu kadar ayaklanıyor ve sahiplerini ciddi sıkıntılara sokuyor olmasaydı, İngilterede Wilburların haberi bile olmazdı hiçbirşeyden. Beyaz adamın yepyeni sömürü olanakları anlamında dile getirdiği "Yeni dünya" gerçekten de yeni bir dünya oldu ve binlerce yıldır mezopotamyada ilk medeniyetten beri devam eden köleliğin sonunu burada, Amerika kıtasında kölelerin kendisi getirdi. Meselenin sonunu, gidişatın zorunlu yönünü gören Wilburlara da tabuta son çiviyi çakmak kaldı. Hikayenin gerçek kahramanlarının hakkını teslim etmek gerek.

Peki köleliğin kaldırılmasının bu şekilde resmedilmesi sadece raslantı mı? Yahut yönetmenlerin hayalgücü ve tarih bilgisi noksanlığı mı? Yoksa genel olarak isyanın, özgürlük mücadelesinin pasifist, hukuki düzeyde kalanını tercih ettiklerinden mi, köleliğin sonunun silahlanmış kölelerin cesaret ve fedakarlıklarıyla değil de İngilterede localarda beyaz entelektüellerin çay partisi tartışmalarıyla getirildiğini resmediyorlar? Gandhi'nin bu kadar yıldızlaştırılması ve bağımsızlık mücadelesindeki terörist ve silahlı örgütlerin, Hint silahlı kuvvetlerinin ağırlığının pek kimse tarafından bilinmemesi de bu tesadüflerden bir başkası.  Konuyla ilgili tarihçilerin üzerinde iyi kötü fikir birliği ettiği biçimde, bu kuvvetlerin Hindistan bağımsızlığının esas mimarı olmasına rağmen. Baskıcı kuvvetler, asilerini pasifist severler. Siz de Gandhi gibi, kimsenin kılına zarar vermeden dünya kamuoyuna oynayarak isyan ederseniz, bir gün siz de ormanda şirinleri görebilirsiniz. Üstelik bütün banknotlara da resminiz basılır. Dünya kamuoyunun ya da Birleşmiş Milletlerin maalesef herhangi bi yaraya merhem olduğunu görmedik. Avrupanın orta yerinde, 20. yüzyılın son dakikasında yaşanan katliama yıllarca seyirci kaldıkları gibi...

Julian Assange sağolsun ABDnin savaş suçlarını kanıtlayan dökümanları ifşa etti. Herkesin bildiği şeylerin kanıtlarıydı bunlar. Fakat yargılayacak bir üst merci yoksa kanıtın ne faydası var? ABDnin sebepsiz yere, sırf genel morali düşürmek için, ya da hatalı istihbarattan dolayı sivilleri katlettiğinin kanıtları Japonyada, Korede, Vietnamda, Irakta her zaman açığa çıkmıştı. Üstelik de savaşın sonrasında değil, savaş devam ederken ortaya çıkmıştı. ABD kamuoyunun buna tepkisi... açıkçası tepkisizlik olmuştu. Hikaye bir mezbahaya benziyordu. Japonlar, Vietnamlılar ve Araplar fiziksel ve geleneksel olarak o kadar yabancıydılar ve üstüne on kat daha yabancı resmediliyorlardı ki, mezbahada katledilen hayvanlardan pek farklı bir duygu yaratmadı bu görüntülerin açığa çıkması. Et yiyenlerin pek çoğunun midesi kaldırmaz mezbaha görüntülerini seyretmeyi. Ama sırf bu görüntüler yüzünden vejeteryan olmayı tercih edenlerin sayısı devede kulak kalır.

Politik-hukuki mücadelenin karşısında silahlı mücadeleyi öğütlemek, övmek değil niyetim. Olabildiğince objektif kalıp durum değerlendirmesi yapmaya çalışıyorum. ABD, WAR ON TERRORISM'de sıradaki durak olarak sizin ülkenizi seçtiğinde, şehirleri taş taş üzerinde bırakmadan bombalamaya başladığında kime başvuracaksınız? AIHM'ne mi? Gandhinin altına imza atılmayacak herhangi bir sözünü bulamıyorum. Fakat pilotların uçaklardan düşmanın(kurbanların) yüzüne bile bakmadan bomba attığı dönemler geride kaldı. Artık uçakların pilotu bile yok. Bombaladığı coğrafyaya bile yaklaşmasına gerek yok pilotun. Katliamı yapanlar askerler değil bilgisayar oyunu gibi oynayan kan ve yanmış bedenlerin kokusunu, bombanın patlamasının yarattığı tepmeyi ve sıcaklığı duymayan uzmanlar/mühendisler. "Bilmemkaçbin sivil ölü" sadece bir rakam. 'Bir' ile 'bin' arasında ise zaten nitelik olarak hiçbir bir fark yok. Bir Iraklı sivilin sırf Iraklı olduğu için öldürülmesini sindirebilen, omuz silkebilen insan, bininin öldürüldüğünü kanıtlayan belgeler karşısında da taktik meşrulaştırmayı yapabilir. Acıdığı yere vurmanın yollarını düşünmek, yaratmak gerek. Çünkü belli ki "vicdan" acıyan bir yerleri değil. Cüzdanlarına vurmak gerek. Netekim Vietnam karşıtı protestolar 67-69 arasında zirveye vardığı halde, ancak ABD'nin parası biterken Vietnamdaki direnişin bir türlü bitmek bilmemesi yüzünden 1973te geri çekilindi. Kimseye savaş karşıtı protestoların gereksizliğini öğütleyemem, ki protestolara katılmayı kendim de eksik etmem. Ama savaş karşıtı mücadelede farklı yöntemlerin aranmasının şart olduğu kuşku götürmez. Öte yandan Dronelarla bombalanan Afganlılara da ne pasifizmi ne de savaş karşıtlığını utanmadan önerebilecek yüzüm yok. Bütün ülke ve nüfus tarihteki benzerleri gibi silip süpürüldüğünde geriye "doğru olanı yaptınız" diyerek sırtını sıvazlayabileceğimiz kimse kalmış olur mu bilmiyorum. Doğrudan eylem derken, sadece eline silah alıp kurşun atmaktan bahsetmiyorum ki her savaşta olduğu gibi karşınızda generallerin üzerinize yolladığı saldıran milletin fakir-fukara çocuklarından başkası değildir. Ama savaş çok net biçimde kar amacıyla yapıldığından, kar odaklarına zarar vermek, savaşın bedelini yükseltmek en önemli mücadele yöntemlerinden biri olmalı.


Konu savaşın bedeli derken illa ki bedelliye gelip dayandı. Bedelli askerliği yatırmayı düşünürken bunu da aklının bir köşesinde tutmak gerek. İktidarın, saldırgan güçlerin savaşın parasını benim cebimden değil; kendi bilecekleri, bulacakları yerden çıkarmaları bunun da ülkenin toplumuna yapacağı ekonomik darbenin hissedilmesi ancak vicdansızın, umursamazın, konformistin "acaba bu fırlayan enflasyonun, benim paramın pul olmasının devletin silah harcamalarıyla bir ilgisi olabilir mi?" diye sormalarına (belki) yol açabilir.

Not: Palenque'ler zamanında bu savunmayı yapmışlar. Ama şimdi siyahi nüfus Nike-Adidas'ın köle-tüketicisi olabilmek için Chiquita'nın (aslında United Fruit Company) muz plantasyonlarında ücretli kölelik yapıyor. Yani özgürlüğü kazanmak yetmiyor, sürekli müdafaa etmek gerek. Çünkü onu tekrar bizden çalmak için durmadan yeni metodlar ve planlar icat ediyorlar.

Ek: Şimdi aklıma dank etti ki, roketatarlarla silahlanıp droneları düşürmenin, Gandhinin non-violence ilkesiyle çelişen hiçbir yanı yok. Oruç bozulmuyor yani.

gezi yazısı yazmak için çok mu geç kaldık?

Önce arkalardaydım. Herkes somurtuyordu. "Şöyle yapmak lazımdı, böyle yapmak lazımdı, ama yapmıyolar... Aman şu bayraklılar da gelmiş.. milliyetçiler de gelmiş.. aman fenerliler de gelmiş" diyip duruyor, saat gecenin 3ünde bile katılımı hiç azalmamış eylemin neden başarılı olamayacağına yönelik beyin jimnastiği yapıyorlardı. İçkimi bitirip bibere de iyice alışınca önlere doğru gittim. 

Evli misiniz, nesiniz diye diye evimde yaşamımı bana bela eden komşularımla, içkiye sürekli zam yaparak beni zorunlu yeşilaycılığa iten devletle ve neşemden utanmayıp onu sokağa da taşırdığım için neşemi nezarete gizleyen polisle zaten akepenin çok çok öncesinden kavgalıydım. Komşumu temsil eden iktidarı temsil eden polisin karşısında, hem de iyi kötü eşit güçte duruyordum. Düşmanımın düşmanı dostumdur fikrine gelmedim. Zaten karşı olduğum bireyler değil fikirler. Karşısında durduğum şey ise polis. Kişi değil üniforma. Emredilene uyman, uymaman halinde de sana şiddet uygulayarak uyana kadar kapatılman fikri. Üstelik de önlerde bayrak falan sallayan da yok, çünkü herkesin 2 eline de mutlaka ihtiyacı var.

Her anı dolu doluydu. Sonunu, ideolojisini düşünmeden, üzerinee üniforma giydirilip üzerime gönderilen herşeye kendi başıma karşı durdum, sağım solum da benzer sebeplerle duranlarla doluydu. Ön taraflar neşeliydi.

Ölenler oldu. Ölenler oldu diye neşemi inkar edecek değilim. Ölümü övecek hiç değilim. Ölmeye gitmedim. Gitmem de, kimse de gitmesin kaçana korkak demem. Korkana da korkak demem. İlk biberde geri kaçanlara "korkaklar" demedik; "sakin kaçın" dedik. Sonra onlar arkamızdan bakarken öne ilerledik. Çünkü ön taraflar neşeliydi. Zaten koşamayacak durumda olanlar, astım hastası olanlar bir zahmet arkalarda dursunlar. Evet "astımıma rağmen/bu yaşıma rağmen biber gazı/cop yedim.." gazetelerde güzel ajitasyon oluyor ama "destan" onların işi, bizim değil. Kahramanlara gerek yok. Ölmeye, boğulmaya, dayak yemeye gelmedik.  Yaşamaya geldik. Oksijen yerine biberi ciğerime her doldurduğumda dolu dolu yaşadığımı hissettim.

Ha sonrasında şu oldu, bu oldu, olay o kadar büyüdü ki herkes sahiplenmek istedi. "bunlar bizim çocuklarımız" dediler. Ben kimsenin çocuğu olarak orada değildim. Onun askerleri, bunun çocukları, şunun torunları vardı... olsun zaten. Ben hiçbirini görmedim. Benim gördüklerim yüzleri maskeli, deniz gözlüklüydüler. Her kimin çocuğuysalar, anaları bile görse tanıyamazdı. (maskesini evden çıkarken anası takmışsa o başka)

Sonrasında şu olmuş bu olmuş, onlar yine yapacaklarını yapacaklarmış, parkı yine bi punduna getirip yıkarlarmış, zaten medyaya satılmış, yansımıyormuş. Uzun zamandır televizyona bakmadan pek çok şeyin farkındayız. Çok çok uzun zaman bu ülke kapalı youtube izledi. Biz orda birşey yaşadık, gazeteden okumadık, onu unutmayız. Ve de çok zevkliydi, ilk fırsatta yine gelicez!!!

derin yazı yazdım, istesem artis başlık koyarım ki.

Sistemin dışında mı, yoksa kenarında mı yaşayacağını, devrim yapmak değil devrim olmak için neler yapman gerektiğini sana söyleyemem. O yüzden zeitgeist'ın başında herkes eleştrilere hak verip, heyecanlanıyor. Sonunda bunca haklı eleştriyle insanın düştüğü umutsuzluğun altından çılgın hızlıtren projesi çıkınca geriye davaya inanan sadece gazetenin bilim-çocuk ekiyle ilgilenecek yaştakiler kalıyor. Herkesin yolu kendine ait, kimse kimseye özgürlüğün reçetesini veremez. Hatta yol bile gösteremez. Bir insanın diğerine özgürlük yolunda yapabileceği tek etki ilham ve cesaret vermek olabilir. O da onu izleme cesareti değil, yapılmamış olanı, kimsenin dediğini değil, kendi istediğini yapma cesareti ve kimsenin istediğini değil, kendi istediğini bulmak için ilham. Siddharta Buddha'nın bile karşısına geçip "aydınlandığına kalpten inanıyorum ama beni aydınlatabileceğini düşünmüyorum" diyor. Bilgeliğin tepesine ulaşmış olanın bile aslen kimseye gösterecek yolu yok. 

Peki özgürlük gibi, iktidar gibi, biber gazı ve toma gibi gerçekliklerin karşısında neden lafı Budaya dayadım? İktidar ve tahakküm sıvı, katı ve gaz halinde gerçek ve elle tutulamayacak sertlikte. O halde özgürlük de polis barikatının ardında aynı netlikte olmalı. Ama barikatın ardına geçtiğimizde de durum, bu taraftakinden farklı olmayacak. Çünkü bu mistik bir durum. Çünkü insanın otonomisini istiyoruz. İnsanın çeşitliliğini ve sınırsız potansiyelini istiyoruz. Hesap kitap işi olsaydı hepimize yetecek kadar ekmeği bölüşür, oturup kemirirdik. Bu bir ekonomi bilmecesi değil, bu bir şiir özlemi.

Bu yüzden biraz suratsız olduk. Bu yüzden hep sarhoş olduk. Çünkü kuruduk kaldık. Çünkü ÖZGÜRLÜK pankartları altında kırmızılı mavili haplar reçeteyle satılıyor.

Ama sevgili laik aydınlanmışlarım; gerçek sebebini görmüyorsunuz hasta olduğu anda modern tıbbı yatakodasına çağıran mümin zengini "çıkarları için dindar", fakirini ise "beyni yıkanmış" diye paketliyorsunuz. Onun çıkarları, ötekinin kandırılmışlığı ne kadar gerçekse de, onun ardında göremediğiniz birşey daha var. Eğitemediğinizden değil. Alternatifini sunamadığınızdan da değil. Alternatifini yaşayamıyorsunuz ki sunabilesiniz! Mutluluğunuz zorlama, kahkahanız sahte. En müthiş galerileri gezmenin, senfoni dinlemenin, süper şarapları tatmanın ve bunun gibi ruhun bütün inceltilmiş zevklerinin biraraya konması bile insanın içini "öbür dünya" gibi basit bir masala inanmak kadar doldurmuyor. Sözkonusu sanatçının, politikacının, düşünürün ve bunun gibi pek çok tanrı için değil insan için yaşamış zevatın öldükten yüzyıllarca sonra hatırlanıyor olması, eğer onların da kemikleri diğer herkes gibi çürüyüp gidiyorsa, ünlerinin tadını çıkaramıyorlarsa hiçbirşeye yaramıyor. Ölüm korkusuna çare olmuyor. Ancak filozofun, ölümden sonra okunacak olduğunu, dünyada izi kaldığını bilmesinden duyduğu derin "ruhsal" tatmin kalıyor... azizlere yaraşır, insanlara faydasız.

"Eskiden gelişigüzel ölüyordunuz, şimdi herşey sırayla" (Camus)

Mozart bir ihtimal kendini müzikte kaybedip ölümü unutmuş olabilir. Ama öylesi ancak dehanın işine yarar. Çünkü müziğinin kendinden sonra yaşayacağı fikri ancak ufak hesapçılara züürt tesellisi olur. Müzik de hesapla yapılmaz. Dinin karşısına konabilecek olan fikir ancak ölümü unutarak mümkün olabilir. Laik, pozitivist medeniyetimizin bütün organları ise ölüm korkusu üzerine kurulmuştur. Hayatın anafikri şudur: Ölene kadar hayattasın, ne kadar yersen o kadar. Bundan ancak belki bazı deliler ile kendini uğraşında kaybedecek dehalar muaftır. Halbuki dünü ve yarını unutup bugünü yaşama potansiyeli, özgürlük potansiyeli her sıradan insanda vardır. Çünkü her insan sıradışıdır. Medeniyet ise sizi zırt pırt kuyruğa sokar. Her bir köpek, her bir kuş sürü içinde kendine has farklılıklarıyla yaşarken, insan mahallesindeki herkesle birebir aynı şeyleri yapmayı kendine reva görmüş tek "düşünen" yaratık olmakla, gerektiğinde de kendini içine soktuğu düğümden çıkabilmek için bankada, elektrik idaresinde, otobüs durağında, sınır kapısında, devlet dairesinde, tiyatro girişinde ve teknomarket açılışında "sıraya girebilme" yetisiyle övünür.

Dolayısıyla ÖZGÜRLÜK için ilk hareket sıradan çıkmaktır. Sıradan çıkıp nereye gireceğini ben söylemeyeceğim, ama biliyorum zaten beni anladıysan; sen de sormayacaksın.

Norveçin Çöpü Bitmiş, sizde fazla varsa biraz yollayın...

Ayarsız Norveçliler geri dönüşüm vs. derken çöpü bitirmişler. Körolası çöpçüler işsiz kalmış. 


Hindistan Avrupa'dan oldukça daha eski bir medeniyet. Birkaçbinyıllık kutsal şehir Varanasi'de çöplerin toplanması birkaç yıl öncesine denk geliyor. Hindistanlılar gerizekalılar mı? Hayır, bulaşık bile yıkamayacak kadar ileri teknolojilere sahipler. Birkaç kat muz yaprağını soğuk presle ezip tabak yapıyorsun, bardağını da çok ince fırınlanmamış kilden yapıyorsun. Yediğini içtiğini bitirince de bulaşığını Ganj nehrine yahut arka bahçeye sallıyorsun. Balıklara yemek, bitkilere gübre oluyor. Geri dönmeyen hiçbirşey yok. Ne zaman ki Çinle ilişkiler rahatlıyor, plastik tabak ve bardak geliyor. Kaçbinyıllık geleneklerinden şaşmayan hintliler de aynen bunları nehire sallıyorlar. Neyse ki geç olsun da güç olmasın, belediye çöp bidonlarını ve konteynerlerini yerleştiriyor. Umarız yakında onları toplamaya da başlarlar. Çünkü Varanaside genel yönelim çöpleri konteynerlere atıp, konteyner dolunca da içindekileri yakmak.

Herneyse. Demem o ki, teknolojinizle yarattığınız bu çöpü, daha da ileri teknolojinizle çözemezsiniz. Ama insanoğlu bu, geri adım atmayı gururuna yediremez. Plastik çatal bıçaktan da fastfooddan da vazgeçemez. O zaman geri dönüşen çatal bıçak icat etmeye bakalım.

Sonuçta plastikler o kovaya, kağıt buraya, cam şuraya derken Norveçin çöpü bitmiş. SIFIR! Çünkü Norveçliler Iphone kullanmıyor, arabaya, uçağa binmiyor, televizyon seyretmiyor, üstlerine başlarına kıyafet almıyorlar. Bütün bunların üretiminin yarattığı kirlilik de Norveçlilerin ÇÖPÜ değil!

Avrupada endüstri var mı? Onu geç tarım var mı? Avrupada çöp mü var ki? Bütün kaynakların yeraltından çıkarılması, endüstriyel tarım ve bunun yarattığı çölleşme ve toprağın zehirlenmesi ve üretim sanayi 3. dünya ülkelerine aktarılmış durumda. Örneğin Avrupada kömür madenciliği bitmiş durumda. Acaba kömür bittiğinden mi? Yoksa çinden çıkarıp gemiyle getirmek daha ucuza malolduğundan mı?

Evinin çöpünü geri dönüştürüp, yeni-kolonyal sisteminizin dünyaya yaptığı kirliliği görmezden gelmek aymazlıktır. Teknolojinin her soruna olduğu gibi buna da illa ki bir çözüm sunacağını sanmak şaşkınlıktır. Hiç olmadı, gezegen iyice fenalaşırsa bilimadamlarımız büyükçe bir uzay gemisi yapıp bizi bir sonraki gezegene götürürler.

Her insanın hayatında o kadar çok tekrarladığı, o kadar doğal birşey ki bu... geri adım atmak. En basitinden, yürürken bile yanlış yolda olduğunu farkedersen, "dur bu yanlış yolda biraz daha devam edeyim, belki beni doğru yere çıkarır" demezsin. Geri döner doğrusunu ararsın. İnsanlığın bunu yapamaması için hiçbir gerçek sebep görmüyorum. Plastiği üretmeyi bırakabiliriz. Genel olarak endüstriyel-teknolojik üretimi azaltabiliriz. Çünkü gerçekten hiçbirşeye yaramıyor her gün yeni modelini çıkardığınız cep telefonları. Sadece kendi havucunu kendi önünde tutan bir eşşek haline geldi insanlık son teknolojisiyle. Eğer icat edip ürettiği birşey varsa, bunun ihtiyacını da kendi kendine yaratabiliyor. 

Bu manzara karşısında geri dönüşümü reddediyorum. Bana nimet gibi sunulan her türlü teknolojik çözümü reddediyorum. Endüstriyel teknolojiyi çözüm üreten, matah birşeymiş gibi göstermeye çalışan her çabanın da içine etmeyi kendime görev biliyorum. Elektrik tüketimimizin çözümü dağları tepeleri yeldeğirmenleriyle doldurmak, daha fazla rüzgar türbini, güneş paneli üretmek değil. (Açıkçası rüzgar türbinlerini gördüğümde "yenilenebilir enerji" diye düşünüp içim rahatlamıyor, daha beteri, eğer gelecekte elektrik üretiminin genel kaynağı bunları olursa bütün dağların tepelerin bunlarla kaplandığı bir manzara görüp dehşete düşüyorum) Çözüm elektrik tüketimini azaltmak. Onun yöntemi de, daha verimli klima icat etmek değil, klimayı kapatıp camı açmak. Hatta daha iyisi evden biraz dışarı çıkmak.

O kadar basit ki, 80 yıl kadar geriye baktığımızda, günlük olarak aşırı sıklıkta kullandığımız hiçbirşey daha icat edilmemiş durumda. Ve o zamanı yaşayan insanların hayatlarının daha renksiz, tatsız tuzsuz, yahut aşırı zorluklar içinde olduğunu söylemek mümkün değil. O zaman neden zor olsun geri adım atmak? Kullanmamaya başlamak, ufak ufak hayatımızdan çıkarmak...

Politik yanı bir yana, bunun bir de ontolojik açılımı var. Bu sorun özetle, Batı Medeniyetinin ampirik biliminin tek bilgi ortaya koyma ve ilerleme kaynağı olarak görülmesi. Sosyolojide toplumsal değişimin avcıtoplayıcı-tarım toplumu-endüstri toplumu şeklinde çizgisel bir ilerleme modelinde olmadığı kabul edilmiş durumda. Kabul edilmiş durumda ama bu kabulün tam olarak ne getirdiği net olarak ortaya konmuş değil. Toplumlar çizgisel olarak zorunlu olarak aynı safhalardan geçerek ilerlemiyorlar. Yani bir toplum endüstri devrinde diye diğer tarım toplumunun 200 yıl sonraki hali değil. Fakat daha önemli bir sonuç daha var. Örneğin avcı-toplayıcı diye sınıflandıracağımız bir topluluğun, zaman içerisinde tarım ve endüstri toplumuna ilerlemeyeceğini kabul ettik. Ama esas kabul etmemiz gereken, sindirmekte, tahayyül etmekte zorlandığımız nokta, bu örnek gösterdiğimiz toplumun  aslında ilerlemeyeceği! Herhangi bir anında, bir önceki anından daha İLERİ olmadığı. Değişimler geçirip, bir yöne gidebileceği, sonra bu değişimleri geri döndürüp, farklı yollara girebileceği. İlerlemenin çizgisel olmaması, aslında ilerlemenin olmaması anlamına gelir. Ve kendi aklının ve intelijensiyasının esiri olmayan toplumlar geçirdikleri değişimlerden geri dönebilir, değişimden önce bulundukları noktanın daha tercih edilir olduğunda karar kılabilirler. Ve bu aslında çok soyut antropolojik bir önerme değil. Anlaması daha kolay olduğundan sade bir kabile topluluğu üzerinden anlatıyorum. Fakat asıl bahsettiğim nokta, batı medeniyetinin de bilimadamının kel kafasına bir şaplak atıp "yeter lan saçma sapan şeyler icat edip durduğun.. çık bi hava al" demesinin imkansız olmadığı, üstüne üstlük de fena birşeye doğru yönelmek olmadığını söylüyorum. Ve eski insanı övüyorum. (Mağaraadamı değil, Louis Armstrong diyorum, çok kalender adamdı, twittera, facebooka abuk sabuk yazılar yazmazdı, trompetini çalar, işine bakardı.) 

Bir zamanın üstün ilerlemesi olarak görülen ama sonradan zehirli olduğu anlaşılan tarım ilacı DDTyi nasıl bıraktıysak. Dönemin en üstün fizikçilerinin eseri atom bombasını kullanmaktan nasıl imtina ettiysek, pek çok teknolojik gelişmeyi sırf gelişti ve kullanıma açık diye hayatımızın her alanına sokmayalım dediğimizde çağın zorunlu ilerlemesine karşı çıkmış olmayacağımızı söylüyorum. Başlangıçta çöp sıkıntısı olmayan Hindistana önce plastiği, sonra da geri dönüşümü getirip muasır medeniyetler seviyesine çıkarmanın bir ilerleme olmaması gibi. Muz yaprağı ve kilden kaplar gayet yeterli bir donanımdır ve 21. yüzyılda bal gibi de ellerinle yemek yiyip plastiği ve bulaşık makinesini ve onla birlikte gelen elektrik tüketimini ve endüstriyel kirlilik üretimini hayatına sokmadan yaşayabilirsin. Üstelik de İYİ yaşarsın. Kimse beni Louis Armstrong'un Iphone'u olsaydı daha mutlu, daha rahat, daha keyifli yaşayacağına inandıramaz. Çağın zorunlu ilerlemesi, geri dönülemez, eskiye doğru değiştirilemez olması sadece bize daha fazla plastik çatal bıçak satmaya çalışanların işine gelen kuyruklu bir yalan. DDT örneğinde olduğu gibi, bu üretim ve tüketimin bize getirdikleri ve bize verdiği zararı yanyana koyduğumuzda, bundan vazgeçmeye karar verebiliriz.

Fakat en nihayetinde batı cephesinde sosyologlar ne derse desin, görünen o ki politikacıları bu kabulün pek farkında değil. Ve çizgisel ilerleme modelinin küreselleşmeye uyarlanmasının sonucu olarak, dünya toplumları çizgisel ilerleme modeline sokulup, mecalleri yettiğince, kabiliyetleri derecesinde bu çizginin bir noktasında dondurulacaklar. Bazıları tarım toplumu olarak muhafaza edilecek, (Kolombiya yarın bigün endüstri toplumu olursa çikita muzu nerden nasıl bulacağız?) diğerleri onların kullanacağı tarım teknolojilerini ve tüketecekleri cep telefonlarını üretecek. Besin zincirinin en üstündeki toplumlar da bu uyduruk fikirleri üretip geri kalanlara iteleyecekler. Norveç belediyeleri de geri dönüşüm teknolojileri uygulayıp, içleri çöp üretmemekten dolayı rahat çinden gelen bilgisayarlarında projeleri yazıp, koreden gelen arabalarıyle gezmelerine rahat rahat gidebilecekler.

(teknoloji karşıtı yazıyı yazıyon ama onu da internette yazıyon eki eki!! diyen ilk 10 kişiye, dünyanın her neresinde ikamet ediyor olursa olsun sopalı dayak vaadediyorum)

İsveç de durur mu, yapıştırmış cevabı!

Norveçin çöpünden sonra İsveçin de orospusu bitti!!

 İsveçliler dahiyane bir biçimde fuhuşu bitirmişler, daha önce neden kimsenin aklına gelmemiş? Hıyarca bir çözüm olduğu için olabilir mi? Fuhuşta satanı değil, alanı kriminalize ederek bir anda olayı sıfıra indirmişler. Evet dahiyane. Çünkü bütün fahişeler yemin içip işi bırakmış, evlere gündeliğe gitmeye başlamışlar. Çünkü hiçbiri de komşu ülkelere gidip mesleğe devam etmemiş. Organizasyonlar da tövbe etmiş, kurutemizleme işine girmişle. Yeraltına inmemişler, yahut komşu ülkelere geçmemişler. Karılara giden erkekler de, "eh.. neyse artık ben de evde oturayım da maçı seyredeyim..." demişler.

Fuhuşu savunmaya, güzellemeye çalışmıyorum. Fakat herhangi bir kriminalizasyonun çözebileceği bir durum değil bu. Avrupa gibi, mesafelerin yakın, gelir seviyesinin yüksek olduğu bir yerde, orda mevcut değilse, hemen haftasonu yan ülkeye geçilir, fuhuş yapılıp pazar günü akşam yemeğine yetişilir. Daha da iyisi, ortalama isveçlinin aylık gelirinin yarısı bile etmeyen fiyatlarla Taylanda 3 haftalık fuhuş gezileri düzenlenir. 

 Fuhuşun ilk sebebi bu toplumun cinsel dengesiz yapılanışı, ikincisi emeğin satılığa çıkmış olması. Olayın aldığı şekli, oynanması gereken oyunları çözemediğinden, hayatında para ödemeden cinsel deneyim yaşama ihtimali olmayan erkekler var. Gece kulübü, içki ısmarlama, mayolu modeller(kadın ve erkek) son model arabalar, ilişki, 14 şubat, evlilik vaatleri falan filan arasında herşey öyle maddi-manevi-fiziksel biçimde birbirinin içine geçmiş ki, bir erkeğin bir kadına karşı duyduğu cinsel yönelimi tatmin edebilmesi için hiçbir alakası olmayan bir ton hendek atlaması gerekiyor. Pek çoğu da daha ilk hendekte takılıp kalıyor. Buna yönelik bir çözüm aramadan, cinselliği genel olarak bir alışveriş olmaktan çıkarmadan fuhuşa son veremezsiniz. Öyle aklında bi ampul yanıp da evreka diyerekten akşamdan sabaha basit bir çözümü yok.

Avrupa gibi seyahatin sınırlarla ve maddi engellerle kısıtlanmadığı bir yerde fuhuşu yan ülkeye aktarırsınız. Bu durumun farklı olduğu bir üçüncü dünya ülkesinde ise daha derine, yeraltına itersiniz. Kadınlar daha kötü baskı altına alınır, risk arttıkça fiyatlar artar, sülükler daha çok para kazanır. Kullanıcıyı kriminalize ederek uyuşturucuya hiçbir çözüm getiremediğiniz gibi, fuhuşta da son kullanıcıyı kriminalize etmek ancak görünüşü kurtaracak bir çözümdür. Avrupada pisliğin çözümü kolonizasyon döneminden beri aynıdır. Çöpünü yan ülkenin altına süpürürsün, kendi ülken temiz kalır. Komşunun kızına tecavüz edersin, senin bacın namuslu kalır.

 Durumun acı ve berbat olduğu açık. Fakat İsveçte fahişe kalmadı demek, İsveçliler fahişelere gitmiyor demek değil. Zaten makalede de söylediği gibi komşu ülke Finlandiyaya her yıl 15,000 yabancı kız-kadın yasadışı olarak fahişelik yapmak üzere sokuluyor. İnanılmaz bir rakam... Afedersin bunların hepsini Finliler mi şeyediyor?

Burada bir suçluyu parmakla gösterip işin içinden polisle sıyrılmak mümkün değil. Bu rezil cinsel ayrımın yaratılıp korunmasında dinlerden, Holywoodun romantik komedilerine kadar herkesin payı, sorumluluğu var. Psikologlar bilirler, bir yönelim varsa, bunu yasaklayıp bastırmak, ancak daha sonra daha beter patlamasına yol açar. 15.000 yabancı kadın de bölge insanında oldukça yüklü bir yönelim olduğunu gösteriyor. Bu açlık da ne kadar yasaklanırsa yasaklansın, gereğinde Taylanda kadar gidip doyurulur.

Birisinin para karşılığı emeğini (zamanını ve vücudunu ve aklını) satması normal, kabul edilmiş bir durum ise, buradan seks işçiliğinin doğması zorunlu bir sonuç. Fuhuş servislerini satanlar da, satın alanlar da suçlu değil, toplumumuz hasta. Bu yüzden, fahişelerin kriminalizasyonu illa ki bitmeli bunu tartışmıyorum bile, fakat bu tarz görüntüyü kurtaran çözümleri de iki kere düşünmek gerekir. 

Uyuşturucu ender ülkeler dışında illegal. Yine de bütün ulusal uluslararası polis güçlerinin yıllardır süregelen operasyonları vesairesi, bütün dünyada inanılmaz yaygın kullanıcı kitleleri olması ve birtakım kabadayıların bundan inanılmaz paralar kazanıyor olmaları gerçeğini değiştirmiyor. Bu insanların okul önlerinde bedava uyuşturucu dağıtmadıklarını biliyoruz. Coca cola gibi bir reklam-tanıtım ağına da sahip değiller, hem satıcı hem de alıcı kriminalize edilmiş durumda ama her öldürülen Escobar'ın yerine bir yenisi geliyor. Aslında fuhuş ve uyuşturucu hikayelerinde sebep çok farklı değil, insanların hayatında herhangi bir tatmin ve anlamlılık yok. Artık ne bulursa onunla dolduracak.